Sıkıntının sıkıştırılmış hali diye bir şey keşfettim.
Ruhun bu halin de genellikle her şey yer yokmuş gibi, üst üste gelmiştir.
Sizi en iyi görebilen insan kör olur
Sizi en çok dinleyen insan sadece anlamış gibi başını sallar
Etrafınızdaki en uyanık arkadaşınız rüyalardan bir türlü uyanamaz
Sonra ben elime bir avuç ceviz içi alır ve öğle sıcağında atıştırmaya başlarım
karışık mı oldu?
Aslında anlatamamak değil de, anlaşılamamak beni rahatsız ediyor.
3/12/2012
1/27/2012
Kavgayı, bir yaprağın üzerine yazmak isterdim sonbahar gelsin yaprak dökülsün diye
Öfkeyi, bir bulutun üzerine yazmak isterdim yağmur yağsın bulut yok olsun diye
Nefreti, karların üzerine yazmak isterdim güneş açsın karlar erisin diye
...Ve dostluğu ve sevgiyi,
yeni doğmuş tüm bebeklerin yüreğine yazmak isterdim onlarla birlikte büyüsün bütün dünyayı sarsın diye.. Yılmaz GÜNEY
dipnot: şiir okumak beni yorar belki de çok kıskanırım ondandır.
Öfkeyi, bir bulutun üzerine yazmak isterdim yağmur yağsın bulut yok olsun diye
Nefreti, karların üzerine yazmak isterdim güneş açsın karlar erisin diye
...Ve dostluğu ve sevgiyi,
yeni doğmuş tüm bebeklerin yüreğine yazmak isterdim onlarla birlikte büyüsün bütün dünyayı sarsın diye.. Yılmaz GÜNEY
dipnot: şiir okumak beni yorar belki de çok kıskanırım ondandır.
1/16/2012
Uçurum kenarlarında yürümeyi severim.Düşmeyi bir tehlike olarak değil olması gereken bir olguymuş gibi kabul ederim.Bundadır ki; sık sık düşerim ve hiç üzülmem ancak yaralandığım da şüphe götürmez bir gerçektir.
o sırada bunu dinliyordum
o sırada bunu dinliyordum
1/09/2012
Hayatım boyunca, karşıma çıkan hiç bir palyaçoyu samimi bulmadım.Sadece onlar işini iyi yaptıklarını sansınlar diye güldüm.
Hayatım boyunca, hiç kimse beni çok güzel ev yemekleri yapan bir yere götürmedi.Ben de bütün güzel yemekleri kendi evimde yapmak zorunda kaldım.
Hayatım boyunca, hep birileri benim için yurdu düşmandan kovdu. Oysa ki; devamlı meşgul izlenimi vermeye çalışan insanlardan nefret ederim.
Her neyse
Bakiyem yetersiz! Sanırım derdimi karakolda anlatıcam.
Hayatım boyunca, hiç kimse beni çok güzel ev yemekleri yapan bir yere götürmedi.Ben de bütün güzel yemekleri kendi evimde yapmak zorunda kaldım.
Hayatım boyunca, hep birileri benim için yurdu düşmandan kovdu. Oysa ki; devamlı meşgul izlenimi vermeye çalışan insanlardan nefret ederim.
Her neyse
Bakiyem yetersiz! Sanırım derdimi karakolda anlatıcam.
12/30/2011
12/20/2011
...
"Hemen üzerimdekilerden kurtulup uyumaya hazırlandım.Uyumak insanlar için bir terkediştir.Uyurken ciğerlerimiz nefes alıp verir,kanımız damarlarımızda dolaşır,midemiz sindirimine devam eder ancak ruhlarımız bizimle olmaz.Terk ederiz bu dünyayı. Ben ise,yastığıma başımı koyduğumda terk etmekten daha çok kaçmaya yakındım."
...
"fasulyeden manifesto" :) bir 'bukle' paylaşmak istedim.
"Hemen üzerimdekilerden kurtulup uyumaya hazırlandım.Uyumak insanlar için bir terkediştir.Uyurken ciğerlerimiz nefes alıp verir,kanımız damarlarımızda dolaşır,midemiz sindirimine devam eder ancak ruhlarımız bizimle olmaz.Terk ederiz bu dünyayı. Ben ise,yastığıma başımı koyduğumda terk etmekten daha çok kaçmaya yakındım."
...
"fasulyeden manifesto" :) bir 'bukle' paylaşmak istedim.
12/08/2011
Bir anda aklıma geliverdi biz Safiye Soyman-Faik Öztürk çifti gibiyiz. Benim giydiğim abiyenin rengiyle senin mizah anlayışın, senin giydiğin ceketin rengiyle benim gözlemlerim birbirini mükemmel tamamlıyor. Cam kapaklı- teflon tencere ilişkisi gibi; bambaşka moleküller,elinden tutup götürsen bambaşka kullanım alanları ama pilav pişirileceği zaman sadece o eylem için köle olmuşlar gibi.

Bizim kumaş uyumumuşdan bahsediyordum ya; şöyle bir sorun varki, sadece bir araya geldiğimiz de bir şey ifade edebiliyoruz.Ayrı mekanlarda ben çok rüküşüm sen ise abaza! Bizi dışlayanlara hak vermek gerekir bu bizi itici yapıyor.
Yan yana gelmeliyiz ama insanlar bizi dışladığı için zorunluluktan değil, tercih ettiğimiz için bir çift olduğumuza inanabilsinler. İhtiyacımız olan şeyler; İyi kumaş, janjanlı bir renk, hiç beklenmedik yerlerde seyirciye sunulan uyumlu aksesuarlar...
Bir anda aklıma geliverdi biz bunların hesabını yapıyoruz da; şu 7 tepesini hiç sayamadığım İstanbul'da bu lanet trafik de birleşmemiz hiç kolay olmazdı. Düşünüyorumda bütün sabah programlarına birlikte çıkmamız gerekirdi.Bir de farkettim de ben seni sevmediğim gibi süslü erkekleri de sevmiyorum.
11/01/2011
biz de kuş kanadı yoktur
Her yılbaşı gecesi,her yılbaşımı aynılaştıran unsur; bir hafta öncesinden kayda alınmış yeni yıl özel eğlence programlarını izlemektir.Ne var ki; her yıl ailecek kaybettiğimiz milli piyango çekilişi de sıradan yılbaşı eylemlerimizden biridir. Her yıl tekrar görürüz; biz de şans olmadığını.
Geçen ay 5.Beyoğlu Sahaf Festivali alanına gezmeye gittim.Deliler gibi okuyan bir kitap kurduymuşum gibi numara yapıp, sayfaları sararmış,kokusu eskileşmiş,kapakları renksiz bir çok kitabı önce yüzüme ‘ilgileniyorum’ ifadesi yerleştirerek elime aldım.Biraz karıştırıp, fiyatının ederini düşünüp her seferinde hak etmediğine karar verdim ve onların sahibi olmamayı seçtim.Festival kapsamında Senan Sahaf birkaç yıldır hayranlıkla takip ettiğim üç yazar için,peş peşe üç imza günü düzenledi.O gün Murat Menteş ’in imza günü için oradaydım.İçimde inanılmaz bir heyecan, bir yandan yazarla göz teması kurmaya çalışıyor,bir yandan da kendimle koyu bir sohbete dalmış “Ne kadar da zayıf bir adammış ya, aaa fotograftakilerin aynısı” gibilerinden bilindik yorumlar yapıyordum.Bir ara bakıştık ancak sonradan anladım ki; ben sadece ona bakarken o karşısındaki kalabalığa bakıyordu. Haliyle gizli güçlerim yoktu,bakışlarını kendime çeviremedim.Çevirmiş olsam da sonrası için aramızda iyi bir arkadaşlık kuramayacağımdan,kendimi kıymetli hissetmeyi bırakmaya ve 17lik ergen triplerinden vazgeçerek orada olma amacıma yönelmeye karar verdim.
Sonunda sıra bana geldi.Heyecanla önce en çok sevdiğim kitabını uzattım. Üzerine “Ayşe’ye sevgilerimle” yazmış olması zaten beni yeterince hayal kırıklığına uğratmışken bir de tam sohbet sırasında cep telefonunun çalması beni “şansıma küfürler etmeye” yöneltmedi değil.
Şansım kötü ya; anladığım kadarıyla arayanın başına talihsiz bir olay gelmiş,sakinleşmek için Murat Menteş’i aramaya karar vermiş ve o kişiyi tebrik etmeliyim ki; bunu tam da benim imza sıram gelince yapmayı başarmıştı. Murat Menteş de üzerine düşen iki görevi aynı anda yerine getirmiş ve hem telefondaki kadını sakinleştirmiş hem de bir yandan kitaplarıma el alışkanlığıyla “Ayşe’ye sevgilerimle” yazıp büyükçe imzalar atmıştı.
Tahmin edersiniz ki; kitaplarımı masadan alıp tam teşekkür ettiğim esnada telefonunu kapattı ve sıradaki hayranıyla neşeli bir sohbete başladı.Kısa bir süre yerimde dondum kaldım belkide bu hareketsiz bekleyiş kötü şansıma sunulmuş bir saygı duruşuydu.
Biraz düşünmek ve talihimle barışmak için festival alanında bulunan çay bahçesine gidip, masama ince belli çay bardağı ve camel white sigaramı davet edersem bu sorunu kolaylıkla çözebilirmişim gibi hissettim, binlerce insanın bir bildiği varmış. Benim için bir hayli yıkıcı olduğunu sandığım bu olayı masama davet ettiğim dostlarımla kolayca atlattım. Ancak gerginliğim hala sürüyor olacak ki gölgesinde sigaramı tükettiğim çınar ağacında bir hareketlenme oldu.Ağaca tünemiş güvercinler bir alçalıp bir yükseldi,bir tanesi rüzgar gibi yanımdan geçti.Ani bir heyecan yaşadılar belli ki. “Güvercindir” dedim.Hiç üzerime alınmadım bu hareketliliği.
Hesabı ödeyip bir an önce eve gitmeye,bir film açıp kafa dağıtmaya karar verdim.Neticede 1 saat önceki Ayşe’ye geri dönmem gerekiyordu.Adisyonu kasadaki kumral çocuğa uzattım:biraz üzülerek yüzüme baktı “Sana kötü bir haberim var”dedi. Az önce yaşadığım yıkımı anımsadım ve daha kötü ne olabileceğini kısaca düşünerek sordum: “Nasıl kötü haber? Ne oldu,yoksa çay 5lira mıydı?”
Güldük beraberce ve bana o, bilindik kokulu, üzerinde ‘afiyet olsun’ yazan ıslak mendillerden uzattı. “Sol omzuna kuş pislemiş,yardım ister misin?” Cümlenin ne anlama geldiğini idrak edebilmiş ancak bir türlü başımı çevirip sol omzuma bakamamıştım.O gün giydiğim bembeyaz keten gömleğimi ve üzerindeki kuş pisliğinin nasıl kötü bir birliktelik oluşturduğunu hayal ettim bir süre. Korkarak başımı çevirdim neyse ki; tek hamleyle gömleğime dağıtmadan bu pislikten kurtuldum.
Bundan sonrası için maceraya gerek yok iken yinede gönlüm heyecan peşinde koşuyordu.Nedendir bilinmez: kasadaki elemana aslında bu duruma bozulmadığımı ve kendimi hiç kötü hissetmediğimi ispatlamak istedim. “Şimdi milli piyango bileti mi almalıyım?” diye sordum. “O genellikle kuşlar kafaya pisleyince oluyor ama sen yinede bir kazı kazan falan al,içinde kalamasın.”
Bu tavsiyeyi değerlendirmeliydim. Ayrıca sohbetimizdeki incelik ve kasa elemanının beyefendi tavırlarını çok beğenmiştim. Sanki hayatımızda hiç “sıçma” kelimesini kullanmıyormuşuz gibi kuşlar için “pislemek” eylemini yakıştırmış olması yavan kaldığı kadar da nezaket doluydu.
Kendimi istiklalin sürüsel yalnızlığına bıraktığım sırada “bu akşam çekiliyor” diye bağıran o kadının yanında aldım soluğu.1 tane bu akşam çekilen biletlerden, 1 tanede kazı kazan kuponlarından seçtim. Hemen kazıdım ama kazanmadım. Bu akşam çekilen bilete gelmişti sıra.Artık sinema filmi olamamış tüm senaryolar film olacak, gülünmemiş fıkralara gülünecek, dünyada ihlal edilmemiş kırmızı ışık kalmayacaktı.
Unuttuğum bir şeyi çekilişten sonra hatırladım. Bizim şansımız; kötügillerdendi.Varsın gülünmemiş fıkralar,gülünmemiş olarak kalsın.Varsın kırmızı ışıklar ihlal edilmeye devam etsin,ben de şans yok ki!
9/16/2011
bizim İlhami
Otobüste yan yolculuk yapmayı o da sevmezdi.Çünkü Şoför her gaza basışında sağ tarafındakine omuz atar,her frene basışında da solundakini rahatsız ederdi aslında rahatsız ettiğini sanırdı.İlhami böyleydi işte; başkalarının konforunu kendinden önce tutup,bu durumdan sadece tek kişilik yatağından anlamsızca tavanı incelediği geceler dışında rahatsız olmayanlardandı.
Yolculuk boyunca sadece etrafındaki bir kerelik yüzleri inceledi belki de bu nedenle tadını çıkara çıkara inceleyebiliyordu o yüzleri,bir daha kim bilir nerde görecek,görse bile görmüş olduğunu hatırlamayacaktı.Bize bu cesaret verirdi işte;dünyadan sonra bir dünyanın daha olmayışı ve dünyanın yeterince büyük,nüfusunun bilindiğinden fazla olması ve tabi ki tesadüfi olayların trajikomik gücüne inanmak istemeyişimiz.
9/09/2011
film "ekim"inde yetiştirmek istediğim bitkiler
Biz içi dışı sanat olmuş insanlar bir festival başlamaya görsün,hemen facebook'da durumumuzu "katılacak" yaparız.Biz Türkler ımm şey nasıl diyorlar. Her neyse Film ekimin de elbetde ki özenle seçilmiş bir çok film var ancak ben şimdilik 4 tanesini seçtim,şeytanın bacağını kırmak istiyorum.Yetmesin o bacağı eline tutuşturup "nihahhhhhahah" kahkahamla 5,6,7..izleyebilirsem benden iyisi olmaz.
başlayalım....... Melancholia Zamanla seviyesine erişebildiğim :) Danimarkalı yönetmen Lars Von Trier'in yeni filmi.Drama-bilimkurgu-gerilim türünde bir yapım. Filmde dünyaya çarpmak üzere olan bir gezegen ve tabiki bu gerilim altında iki kız kardeşin birbirleri ve kendi hayatları arasında yaptıkları sorgulamalar anlatılıyor. Trier bu film için "dünyanın sonu hakkında güzel bir film" demiş. Başrol oyuncusu Kristen Dunst, filmdeki rolüyle Cannes film festivali en iyi kadın oyuncu ödülünü almıştı.
Restless Good Will Hunting ve Milk den tanıdığım yönetmen Gus Vant Sant, ölümcül hastalığa yakalanan genç bir kız ve cenazelere gitmeyi hobi haline getirmiş bir adamın aşk öyküsünü konu ediyor. =)
Le Gamin Au Velo, The kid with a Bike Yönetmen Dardenne kardeşler olduğuna göre bu filmin de kesin Cannes'da bir payı vardır.Şöyleki; Nuri Bilge Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadoluda filmiyle Büyük juri ödülünü paylaşmıştı. Film de babası tarafından terk edilen bir çocuğun yaşamından kesitler anlatılıyor.
son olarak... This must be the place de canımız ciğerimiz Sean Penn, emekli olmaya karar vermiş 50 yaşında bir rock yıldızınını canlandırıyor.Otuz yıldır görmediği babasının ölüm haberi üzerine 2.dünya savaşı sırasında Auswitz kampında babasına işkence eden Nazi subayını arayış öyküsü anlatılıyor. Paolo Sorrentino, bu filmiyle Cannes Kliseler Birliği Ödülünü almış.Dedikoduları okuyunca gördüm ki; Sean Penn'in filmdeki performansı daha şimdiden Oscar için layık görülüyor.
başlayalım....... Melancholia Zamanla seviyesine erişebildiğim :) Danimarkalı yönetmen Lars Von Trier'in yeni filmi.Drama-bilimkurgu-gerilim türünde bir yapım. Filmde dünyaya çarpmak üzere olan bir gezegen ve tabiki bu gerilim altında iki kız kardeşin birbirleri ve kendi hayatları arasında yaptıkları sorgulamalar anlatılıyor. Trier bu film için "dünyanın sonu hakkında güzel bir film" demiş. Başrol oyuncusu Kristen Dunst, filmdeki rolüyle Cannes film festivali en iyi kadın oyuncu ödülünü almıştı.
Restless Good Will Hunting ve Milk den tanıdığım yönetmen Gus Vant Sant, ölümcül hastalığa yakalanan genç bir kız ve cenazelere gitmeyi hobi haline getirmiş bir adamın aşk öyküsünü konu ediyor. =)
Le Gamin Au Velo, The kid with a Bike Yönetmen Dardenne kardeşler olduğuna göre bu filmin de kesin Cannes'da bir payı vardır.Şöyleki; Nuri Bilge Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadoluda filmiyle Büyük juri ödülünü paylaşmıştı. Film de babası tarafından terk edilen bir çocuğun yaşamından kesitler anlatılıyor.
son olarak... This must be the place de canımız ciğerimiz Sean Penn, emekli olmaya karar vermiş 50 yaşında bir rock yıldızınını canlandırıyor.Otuz yıldır görmediği babasının ölüm haberi üzerine 2.dünya savaşı sırasında Auswitz kampında babasına işkence eden Nazi subayını arayış öyküsü anlatılıyor. Paolo Sorrentino, bu filmiyle Cannes Kliseler Birliği Ödülünü almış.Dedikoduları okuyunca gördüm ki; Sean Penn'in filmdeki performansı daha şimdiden Oscar için layık görülüyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






