Hafta sonu İstanbul Tasarım Merkezinin düzenlemiş olduğu Edirne gezisine katıldım. Buraya en son 16 yaşındayken gelmiştim, arşivci tarafım burada gezdiğim yerler ve müze giriş biletlerini hala saklamaya devam ediyor. 8 yıl sonra gözlemlerim ve hissettiklerim sil baştan yazıldı diyebilirim. Çünkü iki hafta sonra mimar oluyorum ve bu durum; hayatımın her bir noktasına yansıyor.Dünyamıza insan-çevre ve kültür odaklı bakmak artık sakız alırken bile beni lime lime ediyor.Beni paramparça eden ama size duyarlı gelebilecek olan bir eleştiriyle başlamak istiyorum.
Edirne Eski Cami yi geziyoruz ve içeride korkunç kalem işleriyle karşılaşıyorum.Kötü restorasyon sıfatı burada da hiç süphesiz cümlenin başına kuruluyor. Biz geçmiş nesile yeri geldikçe kızıyoruz ya, gelecek nesil bizim yanlış kararlarımız ve restorasyon anlayışımızdan nasıl bahseder bilemiyorum. Umarım bahsederler! bu da ayrı bir çıkmaz her neyse Eski cami nin replika süslemelerinden bunalıp, biraz etrafı turlamaya karar verince camiyle aynı sokağı paylaşan tarihi bir külliye dikkatimi çekiyor.Bir kapıdan geçiyorum ve külliyenin rezalet manzarasıyla karşılaşıyorum.
Vicdansızlık, eğitim(siz)lik, kültüre sahip çıkmak, kültürü sevmek, topragı ve insanı gerçekten sevmek ve çelişkilerinden arınmış bir toplum olabilmek son günlerde bu tanımlar arasında ne çok dolanıyorum. Bir külliye kapısından giriyorum, sokağa bakan duvarın önü çiçek gibi tertemiz ve bakımlı ancak kapının ardından dikenler içinde kaybolmuş mezar taşları, kurşun kaplaması açılmış ve nemlenmiş kubbeler, etrafa saçılmış çöpler hatta o çöpleri karıştıran kargalar... bu yanılsamanın pislikleri halının altına gizleyerek temizlik yapmış olmak dan hiçbir farkı yok.
Ne var yani bu külliye Selimiye kadar ünlü olamamış diye mi tüm bu haksızlık? Korumacılık sadece turist rotaları üzerinde mi yapılır yani,ben de bir turist idim ve ülkemiz yine rezil oldu bakın gördünüz mü dünya bizimle alay ediyor!!!
Yaşadığım bu trajik hikayeyi kültür ve turizm bakanlığına da paylaştım. Konuşmaktan daha fazlasını yapılabileceğine inanlara selam yollayalım.
Aslında bu kültürel kayıtsızlık sadece külliye duvarına tahta çakmış kimselerde yok, Kültürel miras kavramıyla yalnızca bir grup disiplinin ya da bir grubu temsil eden üniversitelerin fazlaca ilgilenmesi ki bu daha çok Osmanlıcılık anlayışının etkisinde, ya da bir diğer disiplinin onu tarihsel bir geçmişten ibaret görerek gerektiği yerde değerlendirmesi ki bu durum da, Osmanlıcılık korkusu olabilir. Diyeceğim o ki; bu ikilemleri yaşamaya başlamış herkes kültürel kayıtsızlık altında. İhtiyacımız olan şey rasyonellik ve tabi ki yaptığımız her ne ise, samimiyet. Sanıyorum ki Edirne coğrafyası da bu korkuyu yaşarken çelişkilerinde boğuluyor.
Yeterince korkunç bir yazı oldu bir kaç mutlu şehir fotoğrafıyla veda ediyorum. Son fotoğraf acemi bir eskiz çalışmasını içeriyor Muradiye Cami'nden Selimiye 'ye bakıyorum.
3/27/2014
bu çalışma biraz hatalı oldu... fark etmişsinizdir bir de renk tercihimdeki bu retro hava beni 60'lara götürdü.
Bir revizyona ihtiyacı var ama yinede paylaşmak istedim.İlgili ve sabırsız =) arkadaşlarım adına Serap Ekizler Sönmez'e teşekürler.
3/01/2014
Bugün sizlerle son merakım olan Türk-İslam ve Selçuklu eserlerinde gördüğümüz, hani o içe içe geçmiş desenler ve onların geometrileriyle ilgili yaptığım küçük bir çalışmayı paylaşmak istiyorum. İlgisi olanlar ve yakın arkadaşlarım defterlerimi karıştırırken sık sık görürler ve bu ilgimin,son yıllarda yapılan çalışmaların hız kazanmasıyla artık bizim camiada populer işler arasına girmeye başladığını da bilirler.Hatta geçen yıl İstanbul da bu konuyla ilgili bir workshop düzenlenmiş dünyaca ünlü araştırmacılar davet edilmişti.
Bende küçük bir deneme yaptım ve siz de deneyebilin diye aşamalarını sıraladım.
Unutmadan... İTM seminer hocalarından Serap Ekizler Sönmez'e teşekkürler,ne öğrendiysem sayesinde oldu.
Önce bir altıgenle başlıyoruz...
şimdi işler biraz karışıyor
Altı kollu yıldız sadece Osmanlı yada Selçuklu mimari için degil tüm insanlık tarihine yayılan bir geçmişi var. Mühr-ü Süleyman,Yahudilik ve İsrail,Astroloji ve burçlar hatta bir dönem Çin'de Ying Yang sembolünün yerine kullanılmış.
Burada desenin sonsuzluğu ve nasıl türedikçe kendi geometri mantığını yeniden ve yeniden kurduğunu görebiliyoruz.
Ve sonuç
Renkler ve boyalı parçalar yer degiştirince birazcık da ışık... ortaya böyle güzel bir şey çıkmış oldu.
Karahanlılar dönemi Arap ata türbesi'nde görülen bir süsleme
Siz de deneyin...
2/12/2014
sanat,senin içindir
kollarıyla sana sarılır
bazen onu bırakıp gidersin
ama o hiçbir zaman sana trip atmaz
onu başkalarıyla paylaşırsın...kıskanmaz
ve büyük bir tutkuyla
inanırım ki... sanat özgürleştirir!
Mimarlık kenti 'yapar' ve 'kurar'ken, sokak sanatı onu bozmaya, dönüştürmeye girişir.Bu komşuluğu kanıtlar nitelikte, mimarlığın yapı taşlarından olan duvarları kullanan sokak sanatı, rasyonellik ile insan yaşamlarının iç içe geçmiş yumağı arasındaki gerilimi dile getirmek için mükemmel alanlardır.
Sokaklar daima halkın var olduğu yerlerdir; halkın dışlanmadığı yerlerdir.Bu yüzden, sokak sanatı da bir anlamda halkın temsiliyetidir; isyanın,tepkisinin,direnişinin,özgürlüğünün ve temsiliyet daima cereyan edeceği bir çevreye muhtaçtır.
Jürgen Habermas' a göre; kamusal alan, arabulucu özelliğinin yanı sıra birey için ifade ve iletişim alanı olmaktadır.Bireyin görsel etkileşimi sonucunda kimi zaman sanatçıyla müzakere etmeyi amaçlayan kamusal sanat, kamusal diyaloğu ve farkındalığı arttırmanın en kolay ve etkili yolu olarak görülebilir.
Özellikle 1960' lı yılların sonlarında doğan hippi kültürüyle birlikte dünyada sesini duyurmaya başlamış, Ülkemiz de ise 1990' lı yıllardan itibaren epeyce takipçi edindiği görülür. Müzik, performans, grafiti gibi pek çok alana ve yönteme ayrılan bu sanat üretme biçimi, kent dokusuna sokaktan başlayarak müdahalede bulunur.
Bu kadar söylemi bir kenara koyup biraz örneklere bakalım.Eminim ki daha anlaşılır olacağım ve içinizde gizlediğiniz duygular sokaklarda yankılanmak isteyecek açıkçası ben haftalardır o isteği bastıramıyorum. Neden olmasın ki diye giriştiğim projemi en yakın zamanda görücüye çıkaracağım.
Günümüz Fransız sokak sanatçılarından biri olan Zevs' in ünlü markaların logolarıyla oynayarak ortaya koyduğu provakatif çalışmaları
Burada sanatçının yaptığı eylem Guy Debord'un üzerinde durduğu simgenin tahribinden başka bir şey değildir.
En sevdiğim sanatçı; yaptığı işlerle savaş karşıtı, hayvan hakları savunucusu, çevreci duruşu ve tüketim çılgınlığına dair eleştirileriyle gönlümün tahtına kurulmuş bir isim Banksy.Onu okudukça daha çok seversiniz herkes den daha çok sanatçıdır; çeşitli müzelerde korsan eylemler düzenleyerek sanatın bugünkü konumuyla ilgili ciddi eleştirilerde bulunur.
Aslında Banksy 'i anlatmak hiç kolay değil, yazımın belkide en zorlayıcı yerindeyim şu an. Çizgisi başından beri net olan bir dahi o. Milyon dolarlık resimlerini Central Park 'da bir öğleden sonra tezgah açıp 60$ a satacak kadar duruşu net bir adam, bir gruptan oluştuğu da söyleniyor bilemeyeceğim. Ancak şu bir gerçek ki, grafitilerinin bulunduğu sokaklardaki evlerin fiyatları, bir gecede 10 katına çıkabiliyorsa ve o eleştirdiği hiçbir şeyin parçası olmamayı başarmaya devam ediyorsa...gönüllerin kralıdır.
Banksy' nin Filistin' de yaptığı eserlerinden bir kaçını yayınlıyorum lütfen yer veremediklerimi de,inceleyiniz.
Amerikalı sanatçı Dan Witz 2008 yılında tüğleri diken diken eden bir çalışmaya imza atıyor. "Ugly New Building" adını verdiği seriyle Brooklyn sokaklarındaki değişimden duyduğu rahatsızlığı çarpıcı ve yeni bir yöntemle dile getiriyor.
Lüks konutlarla oluşturulan bu yeni şehirden hiç hoşlanmıyor bu yapıların rahatsız edici bir sadelikleri olduğunu düşüncesinde
Bu yapıların yabancılaştırıcı bir etkisinin olduğunu öne süren sanatçı, eski çarpık yapıları özlediğini ve bu duygularını paylaşan başka birileri var mı diye merak ettiği için böyle bir projeye başladığını söylüyor.
korku yaratacak kadar çarpıcı ve başarılı
Yaşadığı huzursuzluğu başkalarıyla da paylaşmak istiyor.
Ve diğer mükemmel insanlar... sistemle ilgili rahatsızlıklarını, yaşadıkları alanların düzenlenmesine dair sözlerini, yaratıcı ve tabi ki özgün bir dil ile ortaya koyan aynı zamanda sokağın ruhunu kentliye hatırlatan çalışmalar
Mark Jenkins...
nesnelerin ya da canlı varlıkların koli bandından kopyalarını üretiyor ve onu kentin çarpıcı noktasına, eglenceli ya da rahatsız edici kompozisyonlarla yerleştirerek vurucu bir etki yaratıyor.
Benzer ancak az ürkütücü bir tarz seçmiş başka bir isim; Bosso Fataka' nın çalışmaları
ve sırada Joshua Allen Harris... küresel ısınmaya dikkat çekmek için ürettiği "Airbear" isimli çalışma ve devamında gelen diğer işleri aynı zamanda tarzı hakkında bir özet niteliği taşıyan bir video
Dağıtılan büroşürler, madde madde yazılmış, rakamların büyüklüğünden olsa gerek es geçilerek okunan sıkıcı şeylerin yanında sokağın kalbinde farkındalık yaratabilmek bu olsa gerek.
Sokak sanatçıları gerçeği yansıtmak yerine onu güçlü bir mizah anlayışı ile ele alır ve o gün, öylesine sokaktan geçen birilerine, hazırladığı içeriği okutabilme başarısını gösterir.
Ülkemizde ise sokak sanatı 90'lar da kendini hissettirmeye başlamış ve şimdilerde anladığımız tek şey duvarlara yapılmış renkli robotik grafitiler.Bir itirazım yok her biri çok kıymetli ve sokağın yeni bir yüzü. Belkide derdi olan enstalasyonlu çalışmalar, kamusal alanda daha derin etkiler bıraktığından onlara olan sempatim daha yüksektir.
Şimdi de biraz Türkiye' de yapılmış işlerden bahsedelim;
Küf Project, Ankara'lı inanılmaz eğlenceli bir grup şu aralar ortalarda görünmüyorlar. Neredeyse iki senedir yeni çalışmaları olmadı ama en son çalışmaları, işte burada...
Flypropaganda grubu hazırladığı kara sinek çıkartmalarını sevmediği şeylerin üzerine yapıştırarak " burada bir pislik var" mesajını yaratıcı bir yöntemle görenlere aktarıyor.
Bunca sanatçı ve grubun yanında göz ardı edilmemesi gereken bir başlık daha var. Gezi olayları esnasında göstermiş olduğumuz yaratıcılık,şüphesiz ki gezinin ilk olduğu bir diğer nokta da sokak sanatı penceresinden bakılınca bir gecedeki ani yükselişimiz...
her ne kadar çoğunluğu yazılar ve sosyal medya odaklı olsalar da hepsi çok kıymetli.
Sokak sanatını sevmeliyiz,onlar tıpkı bir şair gibi kamusal alanda bireyi sarsarak,kanıksamış olduğu gerçeği taze bir bakış açısıyla yeniden algılamasını sağlar. Yakın zamanda bir müdahale de benden gelecek. Sokağımız için küçük olsa da umarım bireyler için büyük etkiler yaratır.
Sokakta kalın...
Kaynak olarak: Hazal Aksoy,Gökçe Özer- Street art as an intervention in the design of public sphere Ayrıca "Kamusal Alan Tasarımı" atölye yürütücülerine teşekkürler
Haftasonu, Tarihi Koruma ve Restorasyon dersi için bölüm olarak Safranbolu'ya gittik. Bu kış bir Batı Karadeniz turu yapmak istiyordum. Safranbolu'yu ve çevresini görmüş olmak turu tamamladığım anlamına gelmese de, son senemizde hepimiz için veda niteliği taşıyan güzel bir etkinlik gerçekleştirdik. Safranbolu'nun erken keşfi ve koruma altına erken alınmış olması, sanki zamanda yolculuk yapmışım da yüzyıllar öncesinin bir Osmanlı köyüne varmışım hislerini uyandırdı.Ahşap kokusuyla uyumayı,türkü dinlemeyi,diyalektli teyzelerle konuşmayı,erik şerbeti eşliğinde dibek kahvesi içmeyi... sanki bu ülkenin çocuğu değilmişim gibi çok etkilendim. Kim bilir bir Japon'un gözünden nasıl güzel bir keşiftir.
Bahsetmek istediğim asıl konu aslında Safranbolu değil. Tokatlı Kanyonu ve İncesu Kemeri boyunca konumlanmış Kristal Teras. Şüphesiz ki bölgede çok kıymetli ve bilinçli mimari dokunuşlar var ve bunlardan birisi de kanyon manzarasını izleyebildiğiniz bu teras. Cam platformun üzerinde yürürken mideniz türbülansa giren uçaktaki gibi boşluğa düşüyor.
"Ay çok garip,çok korkuyorum" falan derken beş dakika sonra camın üzerine yatıp fotoğraf çektiriyorsunuz. Kısacası uçurum ve düşme hislerine dair güvenli bir deneyim yaşatıyor.İncesu kemerinin hemen yanında ülkemiz için çok değerli bir cam platform,doğrusu daha önce bu terastan haberim yoktu,çok beğendik çok eğlendik.
Eve döndüğüm zaman dünyadaki örneklere bakmaya karar verdim ve
Böyle platformlarla ilgili biraz okuyup araştırmaya kalkınca inanılmaz dokunuşlar gördüm.
Bunlardan favorilerim ise;
Avusturya' nın Tirol eyaletinde bulunan Isidor dagındaki platform ilk görüşte gönlümü çeldi. 3200 metre yükseklikte inşa edilmiş bu güzeller güzeli teras sanki dağın devamı bir omurgaymışcasına davranmıyor mu? Farklı iklim koşullarında görünümü değişiyor ve defter köşesine karalanmış bir eskiz kadar sempatik.
Bir diğer tasarım harikası da Norveç'teki Aurland Lookout. Fotoğrafların da bile beni alıp götüren fiyord manzarasına karşı tasarlanmış bu ahşap platformun sanki en ucundan aşağıda düşüverip gidecekmişsiniz gibi ama düşmüyorsunuz tabi ki en ucunda bulunan cam parça size güvenli bir deneyim yaşama olanağı tanıyor.Çok zarif gerçekten.
5 Fingers adından da anlaşılır işlevle beş ayrı eylem düşünülerek tasarlanmış.Birinci parmakta hatıra fotografı için bir çerçeve,ikincisinde yükseklik korkusu yaşamak isteyenler için camdan bir platform,üçüncüsünde gözükaralar için bir trambolin,dördüncü bölümün döşemesinde bir açıklık ve beşinci bölümde bir teleskop bulunuyor.Çok sevdiğimi söyleyemem ama bu deneyimi yaşamak isterdim.
House on the rock Amerika' da kayaların üzerinde tasarlanmış bir ev. Evin çok güzel bir odası var; infinity room (sonsuzluk odası) vadiye doğru uzanan 50m lik bir konsol ve bence buraya düşünülebilecek en güzel oda.
Dachstein Skywalk Avusturya'da ve Çek Cumhuriyetinin kuzeyinden Slovenya'nın güneyine 360 derecelik bir manzara sunuyor. Buraya Alplerin Balkonu diyorlarmış.
Son olarak, Amerika'daki Grand Canyon Skywalk, kanyonun kenarından 65m kadar dışarıya uzanıyor. 1.100m yükseklikte aşağıdaki kayaları, cam platformun üzerinde yürüyerek gözlemlenebiliyor.
Bunun mümkün olabilmesi için camın tertemiz kalması lazım ya, ziyaretçiler cam yüzeyini çizmeyen yumuşak çoraplar giyerek platformda gezebiliyor.
Bizim Kristal Teras'ımız da bu ayrıntı atlandığı için olsa gerek cam yüzeyi çoktan çiziklerle dolmuştu.Yine de şunu söylemek gerek; dünya için küçük,Tokatlı kanyonu ve ülkemiz için büyük bir adım.
Nisan mayıs ayları gibiydi tam
hatırlayamıyorum ama "bu yaz ne yapsam" planlarımı yaptığım
gecelerden birindeydim. En iyisi burada bir başvuru yapayım deyip porfolyomu
yollamıştım.Aradan aylar geçmesine rağmen cevap gelmeyince, kabul edilmediğimi
düşünüp "yazdığım maili mi beğenmediler galiba" ya da portfolyomu
"çirkin mi benim portfolyom ya?" diyerek yardan mektup beklercesine
beklemiştim. Sonra araya bir sürü işler güçler, staj telaşesi,yarışma
heyecanları derken unutup gitmiştim. Tam da hiç aklımda yokken davet mailini
yollamışlar " we are happy to have you.." yazmış canlarım.
Bu güzel deneyim sadece bir workshop
süreci olmaktan ibaret değildi ve içinde en az varolan şey belkide mimariydi.
İtalya'da bulunduğum andan itibaren sağım solum kıymetli insanlarla çevrilmişti
her anımın gözlemleyerek, öğrenerek, farkederek ve düşünerek geçmesi bundandır.
Supino, İtalyanın Lazio bölgesinde küçük
bir ortaçağ kasabası. Öylesine şirin ve kimlikli bir yer.İtalyanların büyük
Amerika göçünden sonra nüfusu oldukça azalmış. Öyle ki; buradaki boş
evlerin sayısının toplam nüfustan bile daha fazla olduğu söyleniyor. Yerli
halkın çoğunu yaşlılar oluşturuyor ve hepsi tam bir italyan; güleryüzlü,
sempatik ve misafirperver.Topografik yapısı olarak dik bir yamaca yerleşmiş
olan bu kasabanın neredeyse hiçbir sokağına araba giremiyor. Tepelere doğru
çıktıkça daralan yollarla birlikte, boş ev sayısındaki artışı da
gözlemliyorsunuz. En güzel manzaraya sahip balkonların kimsesiz kalmasının bir
sebebi de bu, erişilebilirlik sorunu.
Bize ev sahipliği yapan isim, Nobel ödüllü
Louisa Morgantini. Avrupa Birliği Solu ve Kuzey Yeşil Solu'nun üyesi olarak
Avrupa Birliği ikinci başkanlığını yapmış ve neredeyse 30 yıldır Filistin
meselesi üzerinde çalışıyor.Kürt meselesi ve şiddet gören kadınlarla ilgilenmiş
bir aktivist ve hümanist. 73 yaşında ve sahip olduğu enerji başlı başına bir
kitap konusu olabilir. Hayatını barışa adamış mükemmel bir kişilik. Supino 'da
bir hafta boyunca bize evinin kapılarını açtığı yetmiyormuş gibi workshop
sonrasında Roma'da konaklayacağımızı duyunca "orada otellere para vermeyin
benim evimde kalabilirsiniz" demez mi. Süphesiz ki bütün "anne"
sıfatlarını hakediyor. Louisa'nın Roma'daki güzeller güzeli evini başka bir
yazımda anlatacağım.
Workshop yürütücüleri ise, Oxford Brookes
üniversitesinden Nasser Golzari ve Yara Sharif, Girne Amerikan
Universitesi'nden Hossein Sadri ve Senem Zeybekoğlu Sadri ve Hassina Nafa. Bir
de Supino belediye başkanı, Alessandro Foglietta ve mimarlar odası temsilcileri
Architects Association,Italy nın katkılarını da eklemek gerekir.
Workshop hakkında ayrıntılı bilgileri
buradan okuyabilirsiniz
Bir hafta boyunca küçük bir ortaçağ
kasabasında internet,televizyon hatta bazen su bile olmadan yaşanır da insan
nasıl bunalmaz ki? Elbette ki bu iyi organize edilmiş etkinlikler ve her anını
dolu dolu yaşamayı seven insanlarla mümkün olabilir.Sadece workshop ekibinden
bahsetmiyorum aslında supinolulardan bahsediyorum. Hiçbir zaman turistik bir
şehir olmayı istemeyen supinoloların bakımlı,şirin,rengarenk balkonlarından,Her
gün şık ve uyumlu kıyafetleriyle Piazzaya oturmaya gelen sık sık orada
uyuklarken yakaladığımız Candila’dan ya da Maria’nın babasından
bahsediyorum.her akşam eline gitarını ve mızıkasını alıp Bob Dylan ve John Lennon şarkıları söylüyorlar. Onları, yürüyüşe
çıktığımız bir akşam üstü ayaklarımız bizi müzeğe doğru yönlendirdiği zaman
keşfetmiştik. “Losing my religion” çalıyordu.Sessiz bir Supino akşamında
sokaktaki merdivenlere oturup,hayran hayran bakıp saatlerce onları dinledik,dans
ettik hatta bunu her akşam uyumadan önce yaptık diyebilirim. Son akşam da bizi
kırmayıp veda yemeğinde de o muhteşem düet “acqua a sale mina celentano”
seslendirdiler, harika bir aileydi. Belki de ben bu yazıları yazarken Maria
babasıyla balkona oturmuş yine şarkı söylüyordur...
Diğer ayrıntıları bir kenara bırakıp
workshop çalışmalarından bahsetmek gerekirse, ilk gün yaptığımız keşif gezisi
toplantısında dikkatimizi çeken unsurlar hakkında konuştuk ve herkes sırasıyla
kendi fikirlerini ve gözlemlerini anlattı. Ben yine farkında olmadan toplumsal
analizlerin içinde buluverdim kendimi. Keşif gezisi esnasında yaptığım skecth
çalışması oldukça ilgi gördü,elden ele dolaştırılacağını tahmin edebilseydim
biraz daha özenerek yapardım ama kısa notlar ve karalamalardan ibaret olan bu
harita beni “cultural identity” ve “mindmapping” en sonunda da “socialmapping”
grubunda çalışmaya yöneltti. Grup arkadaşımın bir mimarlık öğrencisi değil de
hukuk fakültesi öğrencisi olması benim için de ayrıca güzel bir deneyim ve
ortaklıktı açıkçası.
Diğer çalışma grupları ise “traces and signatures” ve
“wrapping and breathing” olarak sınıflandılar ve daha çok mekanik çözümler
odaklı çalışmalar yürüttüler. Supinoluların aşık olduğu Santa Serana dağı ve
oradaki kamp alanları aynı zamanda da varlığını sürdüren doğal hayatla ilgili
insan ve doğayı mimarlıkla bir araya getirmek üzerine bolca kafa yordular. Hepimizin rahata erdiği gün yani sergi gününden bir kaç fotograf...
Santa Seranaya yaptığımız doğa yürüyüşü
ise bana yaşadığımız toprakları aslında hiç sevmediğimizi gösterdi. Maalesef
ülkemizi,doğamızı hiç sevmiyoruz onların Santa Serenayı sahiplenişini,
kendiliğinden büyüyen “deve dikenleri” hakkında hazırladıkları
katalogları,oradaki her taşın yerini ezbere bilen dağcıları dinledikçe bizdeki
eksik olan şeyin ne olduğunu insan çok daha iyi anlayabiliyor. Eğitimsiz,
bilinçsiz,sevgisiz ve doğaya karşı saygısız bir toplumuz maalesef.
Workshop a geri dönelim
Socialmapping proje yürütücüm, Hassina
hoca ise son gün ayrılması en zor isimlerden bir diğeriydi. Böylesine özverili
ve öğretme sevgisiyle dolu hocalarla daha uzun çalışmayı çok isterdim.Yine de
bir hümanistle İtalya da karşılaşmış olmak bile kendimi şanslı hissettiriyor
bana. Hassina hocanın sözü var İstanbul’a gelince görüşeceğiz. tüm
desteği ve özverisi için ona yeniden teşekkürlerimi iletiyorum.Sayesinde skecth
defterim ışıl ışıl parlıyor.
Bu merdiven çalıştay süresince kaçış noktamız oldu :)
Ayrıca Hossein Sadri ve Senem Zeybekoğlu Sadri sizleri tanımak büyük mutluluk.Beni yanınıza alıp çıktığımız kuzey İtalya gezisi ve sizlerle paylaştığım her an, zihnimde aştığım yeni bir basamak gibiydi.Sizin ışığınızda yetişebilme şansını yakalamış her öğrenci, kendini bir adım önde hissetmeli..tesekkür ederim.
ve diğer etkinliklerimiz,komün yaşamın güzel sıcaklığı,yakın çevrelere yaptığımız geziler, klisenin festivali,teras sohbetlerimiz, samimi supino insanı, köyün delisi,kedisi, unutulmaz bir deneyimdin Supino...